Eylül’de İstanbul

İstanbul, rahmetli Topbaş zamanında her mevsim usulüne uygun bir şekilde süslenir, püslenir, sokakları, yolları, caddeleri, araçları, tertemiz ve koordinasyonlu bir şekilde yönetilmeye çalışılırdı.

Şimdi öyle mi? Değil… Bu kente 97 yılında geldim. 25 yıldır burada yaşıyorum. İstanbul’u hiç bu kadar sahipsiz, ilgisiz, bakımsız, pis ve âtıl görmedim. Kadim kentin kaderine terk edilmiş hali inanın içimi acıtıyor. Kesilen asırlık ağaçları, delik deşik, yamalı yolları, pislik içindeki sokakları, sürekli kaza yapan, yanan ve yollarda kalan otobüsleri, bakımsız park ve bahçeleri, otopark mafyaları, fahiş ulaşım ücretleri ve daha sayamayacağım bir sürü absürt uygulamalar yüzünden İstanbul, artık yaşanılabilecek şehir olmaktan çıkmak üzere…

Okumaya devam et

Bize: “Bol Acılı” Aşk Lütfen…

Michael Curtiz’in Casablanca’sında, “aşk insanı başkalarına karşı daha iyi yapıyorsa, daha diğerkam kılıyorsa gerçek aşktır” demiyor muydu? Tutkuyla istemenin diğer adı olan aşk’ın gerçekliğini test eden şeyin “yitirmeyi tercih edebilmek, karşı tarafın iyiliği için gerekirse vazgeçmek” gibi bir paradoks olması, geçen yüzyılda kaldığını sandığımız “aşkın” bir haldi…

Evet, canımın sıkıntısı, ruh halimin bu aralar bohem oluşu yüzünden bu zamana kadar çevrilmiş en iyi aşk film listelerini inceledim internetten… Listelere göz atarken bir tarafa izlediklerimi diğer tarafa da izlemediklerimi not aldım.

Okumaya devam et

The Man Who Wasn’t There 2001 (Orada Olmayan Adam)

İş yerinde çay ve sigara aralarında denk gelirsem “kitaplar ve sinema” üzerine yapılan ayaküstü tüm konuşmaları can kulağıyla dinler, bildiğim bir şeyler varsa sırf arkadaşların anlatımlarını zenginleştirmek için ben de ara ara konuşurum…

Bir de çocuklar benim anlatım şeklimi seviyorlar. Sanıyorum ayrıntıları, replikleriyle birlikte söyleyince hoşlarına gidiyor. Hal böyle olunca bir değil, iki sigara içmek zorunda kalıyoruz her muhabbette…

Ancak bu seferki film muhabbetine dahil olamadım çünkü konuştukları filmi seyretmemiştim. Bizim Faruk “-sen bu filmi nasıl kaçırdın?” deyince “-gözden kaçırmak istemezdim ama kaçsa da dünyanın sonu değil ya söz seyredeceğim” dedim…  

Okumaya devam et

“Anlamı yok tüm sözlerin”

“Ömür biter, insan söyleyemez yaşamına acıdığını / Boşa gider çokça onca emek / Ve yıllar sürer bunu bilmenin acısı”. Kutadgu Bilig

Fikret Kızılok’un en çok sevdiğim artık kült bir şarkısı olan: “Bu Kalp Seni Unutur mu?”da geçen bu dize zaman zaman dilime takılır… Başlıktaki söz ve şarkının tamamını mırıldanınca; halin susup, dilin konuştuğu ve sözün çürümeye başladığı bir zamanın bedbahtlarından bir bahtsız olarak, sessizliğin kalbindeki o sükunete giremediğimi de bilvesile paylaşmak isterim. Bizlere bunun gibi nice güzel şarkıları miras bırakan usta sanatçının acılarından ve anılarından söz etmek ve biraz da olsa sevgiliye halimi bugün bu şekilde anlatmak istiyorum…

Evet, Fikret Kızılok’un bana göre en iyi şarkısı, “Gönül” idi. Gönül bir deniz, dil ise kıyı ve denizde ne varsa kıyıya o vururmuş derler ya eskiler, işte o nevinden,

Okumaya devam et

Soytarılar

Prof. Dr. Mina Urgan’ın “Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar” adlı eserinde; “soytarılık güç meslektir” der. Gerçekten de soytarılık sanıldığı gibi öyle kolay bir meslek değil, aksine çok güç bir meslektir.

Shakespeare’in komedileri ve tragedyalarında, soytarıların söz konusu bu zor zenaatı nasıl yaptıklarını gösteren bir sürü örnek var. Örneğin, On İkinci Gece’deki Feste’yi ya da İşinize Nasıl Gelirse’deki Touchstone’u, belki “komik tip” olarak görebilirsiniz; ama asıl Troilus ve Cressida’daki Thersites ve Kral Lear’daki “The Fool”, soytarılığı incelikli, çâlâk bir zekâ ve zarif; ama örseleyici nüktelerle gerçek bir bilgeliğe dönüştürdüklerini de fark edersiniz… Arthur Koestler, “Mizah Yaratma Eylemi”nde de söylüyor ya, soytarı ile bilge, kardeştirler diye… Soytarı da, bilge de gerçekten zekâlarıyla yaşarlar. Nükte, yaratıcılık, icad etme ustalığı demek olan zekâ ile dâimâ aynı düzlem üzerinde yol alırlar…

Okumaya devam et

Budalalık nedir, nasıl keşfedildi?

Edward Said, “Şarkiyatçılık”ta, “bilginin yozlaşmasına ve insani çabanın beyhudeliğine ilişkin bir çeşit ansiklopedik güldürü romanı olan “Bilirbilmezler”de Gustave Flaubert’in, 19. yüzyıl Burjuvazisinin kendi eşitleştirici yetersizliklerinin, sıradanlıklarının acemi kurbanları haline getiren o hayal kırıklığına uğratıcı deneyimlerinin bütününü ele almıştır.

Bouvard ve Pécuchet, bu iki “zavallı salak” romanı Türkçeye çeviren Tahsin Yücel’in de dediği gibi, yarı aydın tipinin en kötü örneğini sunarlar, çoğu zaman; bilginin her türlüsünü eşdeğerli olarak görür, düzeysiz yapıtlarla gerçek araştırma ve düşünce yapıtlarını aynı kefeye koyar, hatta daha çok düzeysiz yapıtlardan yararlanırlar. Her şeyden önce beylik bilgilere, ucuz genellemelere bağlanarak sorunun özünü gözden kaçırır, konuların yüzeyinde çelişkiden çelişkiye sürüklenip dururlar…

Okumaya devam et

Kıssalardan hisseler

Dün gece uyku tutmadı. Üstüne; çayı, kahveyi fazlaca kaçırınca uyku, biri gibi aldı başını gitti…
Gece, uzun zamandır görüşemediğim, sohbet edemediğim kadim dostum Kadir ile WhatsApp üzerinden saatlerce yazışıp durduk. Yeni işinden, Bursa’da kurduğu turşu fabrikasından; üretim için gezdiği şehirleri, köyleri, kasabaları, köylüleri, insanların durumunu, tutumunu, devleti ilaahir… Dostumun parmakları ağrıyınca arayayım dedim. Konuşmasında kulaklara küpe iki kıssa anlattı. O iki kıssayı ve bağladığı durumu sizlerle gönül gönüle paylaşmak istiyorum…

o kıssadan biri:

Okumaya devam et

Tesirsiz Sözler 6

Bir zamanlar aşkın, sevginin, tutkunun iyileştirici gücüne, insanı değiştirebileceğine inanırdım… Kendimi bildim bileli bu yüce duygularla yaşadım. Her ne yaptıysam; aşkla, tutkuyla, değer vererek, severek yaptım. Her şeye sevgiyle, muhabbetle, merhametle baktım; hiçbir karşılık beklemeden sevdim, saygı duydum, hürmet ettim, zaman harcadım, kimse de kusur aramadım.  

Öteden beri değer vereceğim insanları hep kendim seçtim. Hayal kırıklığı yaşamamak için hiçbir dostumun, arkadaşımın geçmişiyle, ne durumda olduklarıyla ilgilenmedim. Hep kendimde olandan, olanı verdim. Verirken de güzel anlamlar yükledim. Bunu fark etmeleri için olumsuzu çağrıştıran “hayır” kelimesine bile cephe aldım. Çünkü beni yetiştirenler böyle yetiştirmişti…

Okumaya devam et