İstanbul; Erguvan, Lale ve Plastik Çiçek

Tanpınar; “Yaşadığım Gibi”deki bir yazısında; “Sonra bir gün asıl baharla, halkın dilindeki baharla karşılaşırsınız.” diyor. Sanıyorum İstanbul’da bu günlerde o bahar tütmeye başladı… Tabii ki görmesini bilenler için bu böyle.

“Yolunuzun üzerindeki bodur erik ağacı bir gecenin içinde Pompei fresklerinin o meşhur florası gibi çiçek açar, büyü ve saltanat olur. Ertesi günü, bir türbenin parmaklığı üzerinden bir erguvan dalı, sanki gözlerinizin önünde, ağır bir ölüm uykusundan uyanmış gibi gülümser, gerinir. Bir hamle daha, kapınızın üzerindeki salkım ağacı çiçeklenir, bütün duvar ve avlu bir Diyonizos ayini gibi mor bir ışık içinde kalır. Ve İstanbul baharı vadiden vadiye, tepeden tepeye akislerle çoğalır.”

Okumaya devam et

İstanbul’un Soluğu Canlıdır…

İstanbul’da bir insan olarak solumak ne zor imiş. Elbette bir bedeli var bu memlekette yaşamanın üstelik bedelini nefeslerimizle ödüyoruz. Çünkü, yaşamlarımız, beklenmedik çizgiler arasında zikzaklar çizen bir oyun bu şehirde. Bir anda yükselişler, inişler, bir anda seslenişler ve susuşlar, bir anda yaşananların iyiliği kötülüğü ve yine beklenmedik yahut düşünülmedik garip, ani, ölümler… Yani, hayat bir var, bir yok İstanbul’da…

Okumaya devam et

Fırtına

Her fırtına içinde bir güzellik taşır. Bu sebeple rahmetin de habercisidir fırtına… Öyle görüntüsüne bakıp korkmayın zira hemen yağmur gelecektir ardından; bağrı yanmış toprak, susuz kalmış bitki, dilsiz hayvan ve düşünen insanlar bu bereketten dilediği kadar istifade edecektir. Böylece yer ile gök arasında bir bağ kurmamızı da sağlayacaktır fırtına…

Okumaya devam et

Gel-Git Zaman

I
Uzaklaştıkça uzaklaştı herşey. Aslında uzaklaştırılmıştı. Olmaması gerekiyor muydu? Bundan tam olarak emin değilim. Şimdi aracımı İstanbul’un en berbat mahallesinde derme çatma bir sahil evinin en karanlık tarafına park ediyorum… Saati söylemeliyim. Saat: 03:15 ve günlerden 28 Ağustos 2020 sabahı… Sahile yürüyerek iyice yanaşıyorum. Cebimden bir dal sigara çıkarıyorum. Ateşliyorum. Bir gıdım ciğerlerime çekip düşünüyorum. Neden faili meçhullerin gazetelerde boy boy resimlerinin yayınlandığı bu kıyıdayım? Mahallenin tinercileri, evsizleri beni sorgusuz sualsiz öldürür ümidiyle geldiğimi hatırlıyorum. Ancak en zalimi bile hal hatır sorduktan sonra: “evin yoksa gel benim yatağımda yat gardaş”- diyor… Yürüyorum. Sokak lambasının ışığının baskın olduğu noktaya doğru yürüyorum. Burada dalgaların sesi daha net. Gözlerim bu karanlıkta ufuktaki hiç bir adayı göremiyor. Burada oturma eylemi yapacak değilim. Ama bu eylemsiz görüntüm de belleğimden geçen hatıraların oynayacağı filmleri seyretmek istiyorum. Sonra Eyüp Sultan Hazretlerinin huzuruna giderim. Zaten sabahları benim derdimi ya o, ya da evsizler çekebilir ancak… Evsizlerin sofralarında sigara, bali, çöpten alınmış küflü ekmekten başka birşey yoktu ilk geldiğimde. Bu sefer gelirken bir düzine kokoreç ve aynı sayıda ayranı ikram ediyorum… Belki bu yüzden beni öldürmüyorlar. Ama ilk gelişimde onların burada yaşadığını bile bilmiyordum… Sanıyorum artık onların gözünde ben bir hayırseverim. Hepsinden müsaade istiyorum. Sahilde yürüyeceğim diyorum. Olur iznini aldıktan sonra ışığın bol olduğu yöne yürüyorum. Şimdi ışığın altında parmaklarımın arasında duran sigaranın yanışını inceliyorum. Tıpkı bana benziyor. Aynı şu garip ömrüm gibi, içim gibi gah yanıyor, gah tütüyor, gah sönüyor… İnsan, kendine benzeyeni bulduğunda bu yüzden ondan vazgeçemiyor diye düşünüyorum. Ben de sigarayı herhalde bu yüzden seviyorum. Bitmemesi için onu gıdım gıdım içime çekiyorum. Bitince de ellerimin içine bakıyorum, habire. Falcı bacının görmek istediği şeyleri veya uydurmak istediği şeyleri görmeye çalışıyorum avuç çizgilerimde. Uydurmak gibi bir niyetim yok. Hiç olmadı ki. Olamazdı da. Yapmak istediğim şeyden şuan tam olarak emin de değilim. Ama “Şey” işte. “Şey” gibi bir şey. Aslında bildiğim tek şey ya da tek bildiğim şey: Yalnızım. Yapayalnız.

Okumaya devam et

Ehram Yokuşu, Beşiktaş

Yıl; 1997
Ay: Haziran…
Henüz 17,5 yaşındaydım.
İstanbul, Esenler otogarından çıkıp abimin kaldığı eve gelmiştim. Evin konumu tepedeydi. Eve ulaşmak için Bebek karakolunun yanından 44 adet sık basamak, 65 geniş basamağı tırmanarak sola sapılır ve ayak bilekleri sızlayarak 16 geniş basamak daha çıkılırdı.
Benim Beşiktaş’taki ilk zamanlarımda merdivenin basamakları eğri büğrüydü. Merdiven basamaklarının arası oldukça açıktı. Bu açık alandan yüzeydeki taş parçalarının sırtı görünürdü. Yokuş çıkılırken ayak bileğini burkmadan eve varmak gerçek bir hüner sayılırdı. Günümüzde burası da artık çok çok değişmiş her şey gibi, herkes gibi…

Bugün 11 Ağustos 2020, gece saat 02:45’i gösteriyor… Bir kardeşimizi evine bırakmak için geldiğim Beşiktaş benim gözlerimi ilk açtığım evim, mekanımdır… Şimdi tüylerim diken diken… Aniden hafızama gelen anılar, yaşanmışlıklar, yaşanılanlar, yaşatılanlar akın akın beynimin içinden bir film şeridi gibi geçip duruyor…

Okumaya devam et

Hayat Akıyor Bay X Bakıyor!

Sıcaklar birdenbire bastırınca gökyüzüne yükselen buharlar İstanbul’un üzerine tekrar yağmur olup düşüverdi… Ancak buna yaz yağmuru diyorlar. Hani bölgesel yağan yağmurlardan…

Bendeniz her çeşit yağmurun yağışını seyretmiş, bizzat da altında sırf tefekkür etmek için ıslanmışımdır. Yağmurun en çok dikine yağanını severim. Çünkü sağdan, soldan veya rüzgarın rastgele yağmur tanelerini gözün, ağzın, burnun alt kenar orta noktasından insan vücuduna bir saçma mermisi gibi gireninden hazzetmem…

Okumaya devam et

Tüm Cepçilerin Atası: Yılmaz Özdil’dir!

yılmaz-özdil-371-2
İstanbul’a ilk geldiğim yıllardı…
Ben o dönem Ortadoğu Gazetesi’nde rahmetli Zeki Saraçoğlu’nun Aksaray’dan taşıdığı matbaa ve gazete binasında hemen hemen her işe bakıyor ilgileniyordum… Hatta rahmetlinin iltifatlarına mazhar olmuş, bir süre sonra sadece onun özel işleri ile ilgilenir hale gelmiştim.
O dönem Adana’dan İstanbul Florya’daki Şükrü Balcı Polis Eğitim Okulu’nu kazanmış bir arkadaşla birlikte köyden İstanbul’a çalışmak için gelen öz kardeşine ikinci el çamaşır makinesi satınalmak için Topkapı’daki bit pazarına gitmiştik.
Tabi o dönemler (98-99 yılları) Topkapı da ne bir düzen, ne de bir nizam var…

Okumaya devam et

Cihan Harbi Yahudiler ve Türkler

icerik

25 milyon insan canına mal olan Cihan Harbi, yalnız bir şey kazandırdı: Milliyet bilinci! Her milletin hür olması artık cihan adaletinin bir esası olacaktır! Birçok milletler böylelikle esirlikten kurtulmuştur. İhtimaldir bir gün dünya Türkleri ve garip Türklüğümüz de özgürlüğüne bu vesile ile kavuşacaktır!

Fakat kurtulan milletler içinde en acıklı kurtuluş zavallı Yahudilere nasip olmuştur. Bu ırk dünyaya 30-40 asırdan beri Türkiye hariç dünyanın her coğrafyasında zulüm ve nihayetsiz bir i’tisaf altında kalarak yaşamışlardır…

Kabahatleri ise tamamıyla tarihi… Yani Hristiyanlarca Hz. Mesih’in(İsa) katili sanılıyorlardı. Türklere göre de İsa peygamberin göğe çıkmasına sebep olanlar Yahudilerdi…

Okumaya devam et

Kendimle Konuşmalar

CsPzXgQXgAQ2qG3

Evet bu satırları telefonumun word dosyasına yazarken, şöyle bir yerdeyim -yerin tasvirine geçmeden önce, zamanı da yazmam gerekeceğini önce düşünememiştim-. Şimdi, ilk cümlemi yazdıktan sonra hatırıma geldi: Telefonumun saati öğleden sonra dördü gösteriyor. Karşımda Yassı ve Sivriada bana bakıyor. Yassı ve Sivriada için wiki hazretleri: “Demokrasi ve Özgürlük Adası ya da bilinen adıyla Yassıada, Marmara Denizi’nde İstanbul’a yakın küçük bir adadır. Biri sivri, diğeri yassı görünümlü olan, birbirine yakın iki metruk adadan yassı olanıdır.” der. İşte bu iki ada bana öylesine yakınlar ki, hani biraz daha genç olsam ya da yanımda sevdiğim ve güvenebileceğim bir can dostum olsa, “Yüzerek gidelim mi?” dese, hiç düşünmeden suya atlar yüzmeye başlarım… Şimdi ben bir kayanın üstünde paçaları sıvanmış bir kot pantolonla oturuyorum. Denize de çok yakınım hani ayaklarımı biraz uzatsam suya değecek. Yassıada’nın kıyılarından itibaren, benim -şöyle bir kara insanı tahmini- iki yüz yetmiş beş adım ötemin yukarısında diyebilirim. O parıltılı bir yere kadar devam ediyor, sonra o pırıltı yavaş yavaş açıklara doğru sönüyor.

Okumaya devam et