Fatih’te Bir Mahallenin Sokağında Hatırladıklarım

Özellikle pandemi sürecinden önce her haftasonu kendime de zaman ayırıp İstanbul’un kitaplara hatta tarihe konu olmuş mahallelerini, sokaklarını motosikletimle yavaşça dolaşır o yazarların hissedip dile getirdiği gibi ben de aynı duyguları yaşamaya çalışırdım…

Böyle bir haftasonu canım balık – ekmek çekince direksiyonu Eminönü’e çevirip güzelce karnımı doyurmuş daha sonra da Yusufpaşa’da esnaf bir ağabeyimizi ziyaret etmiştim. Üstadımızla geçmişten, şimdiden, oradan, buradan konuştuktan sonra izin isteyip dükkânın önüne motosikletimi park ettim ve Yusufpaşa metro durağının hemen solundaki merdivenlerden Cerrahpaşa’ya giden caddeye çıktım.

Okumaya devam et

İstanbul; Erguvan, Lale ve Plastik Çiçek

Tanpınar; “Yaşadığım Gibi”deki bir yazısında; “Sonra bir gün asıl baharla, halkın dilindeki baharla karşılaşırsınız.” diyor. Sanıyorum İstanbul’da bu günlerde o bahar tütmeye başladı… Tabii ki görmesini bilenler için bu böyle.

“Yolunuzun üzerindeki bodur erik ağacı bir gecenin içinde Pompei fresklerinin o meşhur florası gibi çiçek açar, büyü ve saltanat olur. Ertesi günü, bir türbenin parmaklığı üzerinden bir erguvan dalı, sanki gözlerinizin önünde, ağır bir ölüm uykusundan uyanmış gibi gülümser, gerinir. Bir hamle daha, kapınızın üzerindeki salkım ağacı çiçeklenir, bütün duvar ve avlu bir Diyonizos ayini gibi mor bir ışık içinde kalır. Ve İstanbul baharı vadiden vadiye, tepeden tepeye akislerle çoğalır.”

Okumaya devam et

Kıskanmak

Boş lafları satın alan ve ne konuştuğu hakkında en küçük bir fikri olmayan geveze insanları oldu bitti sevmem. Yani bana yapılacak en büyük işkence, herhalde çenesinin şirazesi kaçmış birini uzun süre dinletmek olurdu. Böyle birine katlanmaya mecbur kaldığımda ruhum daralır ve üstüme garip bir fenalık çöker. Daha da devam ederse oradan uzaklaşmak hatta kaçmak ve kaçarken de avazım çıktığı kadar bağırmak isterim…

Okumaya devam et

Servet-i Fünûn Romanlarında Yarın

İki parmağımın arasında duran sigarayı dudaklarımın arasına götürmeye mecalim yok! Ama bir taraftan da yazma isteğim parmaklarımın ucunu karıncalandırıyor. İçimdeki bu yazma arzusunun bir lanet mi yoksa bir lütuf mu olduğunu hala anlamış değilim…
Ne ise, konumuz ben ve ruh halim değil, konumuz bu ülke insanlarının sorunları… Aslında sosyal medyadan tamamen el ayak çekmeyi düşünüyordum, bunun için Facebook’u ve İnstagramı kapattım. Sonra “Cluphouse” programı ile tanıştım. İlginç bir program. Burada bir odaya davet edildim. Edebiyat üzerine konuşma yapan Orçun Üçer Bey’i dinledim. Sonra Harun Korkmaz, Mehmet Yalçın gibi alanında uzman iki akademisyen kardeşlerimizin de edebiyat, sanat, tarih ve meşke olan katkıları beni alıp o huzurlu olduğum gençlik dönemlerime götürüverdi.

Okumaya devam et

Caz Müziği ve Hüzün

Behçet Necatigil (Mehmet Behçet Gönül)’den ilhamla söyleyeyim bazı aşklar nasıl bazı yaşları beklerse kimi dizeler de anlaşılmak için bazı zamanları bekler imiş…

Usta şairimiz Edip Cansever’in bir dizesi; “Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün” işte bu dizeyi de ilk kehribar tanesi gözlerine bakıp da yutkunduğum, içime ateşin düştüğü o gün not almış, yazmışım defterime…

Yıllar geçmiş ve ben sabırla anlaşılmayı ümit ederek yaşamış nihayetinde tüm içtenliğimle anlattıklarımın anlam bulduğu o gün bu sözü zihnimden geçirip o kısacık konuşma sonrası sevinç gözyaşlarına boğulmuştum…

Evet… bir caz müziği gibi gelip geçti zaman Leyla…

Okumaya devam et

Cahit Sıtkı bugün de yarın da okunacaktır

Geçen gün Cluphouse’da benden üç yaş büyük Özgür kardeşimle biraz gevezelik ettik. Kendisi öyle yazıp çizemez ama iyi bir okurdur. Özellikle edebiyat alanında yeni çıkan eserleri, eserlerin sahiplerini hem tanır hem de takip eder. Hatta yeni kalemşörlerden birkaç isim söyleyip sonra güzel bir dille de savundu. -ben kimseyi yermemiştim, konuşası gelmişti- Sonra laf dönüp dolaştı nedense Cahit Sıtkı Tarancı’ya geldi. Özgür abi: “Kim okuyor Yuşa bugün Cahit Sıtkı’yı?” diye sitem dolu bir söz söyledi…

Daha sonra da; “o şiirler”in eskidiğini filan söyledi…

Okumaya devam et

Kendi(m) ile Tanışmak…

“Bir varmış bir yokmuş” diye başlardı masallar… İlk önce var olması gerekenler anlatılır, arkasından olmaması gerekenler sıralanır, sonra büyük sevinçle dolan minik yürekler anlatılan masalın huzur verici içtenliği ile gözlerini kapatır tatlı hayallerle uyurlardı…

***

Yaşı 40’lara karışmış bir insan olarak o çocuksu, masalsı, huzurlu ve mutlu günleri ben de yaşıyorum artık. Fakat masalsı bu hayatımın giriş, gelişme bölümü olsa da sonucunun henüz olgunlaştıramadığımı da belirtmiş olayım. Lakin yine de olması gerekenleri, olmaması gerekenleri, sonra bıraktığı izleri anlatmalıyım.

Evet, benim masalsı günlerim bir yaz günü onun gözlerinin içine bakmam ile başlamıştı… Tabii o laf dinlemez, irade tanımaz duygularımın bir dakika içinde nasıl esiri olduğumu bugün bile anlayabilmiş değilim.

Okumaya devam et

Sistematik Yalnızlık

Hitler Almanya’sının yaptığı canavarca katliamların bir diğeri de Yahudilerin “Holokost” dediği: “Engellilerin Öldürülmesi” hadisesiydi… Üstün Alman ırkı için; fiziksel, zihinsel açıdan bir takım özelliklerini yitirmiş insanlar ve özellikle de yaşlılar, yararsız oldukları düşünülerek Nazilerce yaşama hakkı tanınmamıştı. Bu yüzden üstün Alman ırkı için tüm kurbanların cesetlerini “krematoryum” denilen büyük fırınlarda yakılması emri verilmişti.

Naziler, toplum için bir fayda sağlayamayan özellikle bu engelli yaşlıların fırınlarda yakma girişimi düşüncesinden önce onları sistematik olarak yalnızlığa itip kendi başlarına ölmelerini sağlamıştı. Daha sonra ise canlı canlı dev fırınlarda yakılmalarını istemişti.

Peki Türkiye’de bizim yaşlıların durumu ne hiç merak ettiniz mi?
Hem de öz çocukları tarafından büyüklerine ihanet edip öz anne babalarını sistematik olarak yalnızlığa itmelerine ne demeliyiz?

Okumaya devam et

İbret Aynasında Zaman

“Tarih bilmeyen diplomat, pusuladan anlamayan kaptana benzer. Her iki halde de karaya oturmak tehlikesi yüksektir.”

Cevdet Paşa

Her ne kadar günümüzde “geçmişe mazi” dense ve tarihi örneklerden rahatsızlık duyuluyor olsa da tarih gerçek bir ibret aynası ve tam bir “tecrübe tahtası”dır.
Devlet adamları ne kadar tarih bilirlerse, tarihin kendini tekrarlama riski de bir o kadar azalacaktır.

Memleketimizde meydana gelen darbe kalkışması sonrası; ateş düştüğü yeri yaktı ve yüzlerce vatandaşımız hayatını kaybedip şehitlik mertebesine ulaştı.

Konu ile ilgili kim ne söylerse söylesin, o gün gördüğü ile amel edip sokaklara fırlayan ve darbe karşısında cesur tavırlarıyla canını ortaya koyup hakkın rahmetine kavuşanların hepsi birer şehittir! Canını hakka teslim etmiş tüm şehitlerimize de Allah’tan tekrar rahmet diliyorum…

Okumaya devam et