Font ile hat arasında geçen yıllarım…

97 yılında İstanbul’a yeni gelmiş henüz 17, yaşında her işi koşarak; heyecanla, aşkla ve şevkle yapmaya gayret gösteren bir gençtim… O yıllarda Ortadoğu Gazetesi’nde işe girmiş henüz 2-3 aylık bir emekçiydim.
Bir gün patronum rahmetli Zeki Saraçoğlu’nun beni çağırdığını söylediler.
Eyvahh dedim, kesin çalışma sistemimi ve şeklimi beğenmedi ve beni kovacak…
Böyle garip ve korku dolu duygularla odasının yolunu tuttum… İçim içimi yiyordu.
Zira gazete binası Yenikapı’dan hem yeni taşınıyor, hem ilk başta arşiv evrakları direk bana geldiği için adeta bir tarla faresi gibi elime geçen her evrakı okumadan tasnifini yapıp arşive kaldıramıyordum. Bu öyle bir hal almıştı ki çoğu kez asıl işim olan Zeki Bey’in özel işlerine koşuşturmayı ya unutuyor, ya da erteliyordum.

Okumaya devam et

Nezakete Davet!..

Konfuciuz (Konfiçyus), hayatın anlamını şu iki kavram ile özetler: “Kendine hakim olmak ve nezaketli olmak.” Sonra açıklar, “kendine hakim olmak, insaniyetli olmak demektir.”

İnsaniyet kelimesinin içini dolduran anlamlar iyilik, hoşgörü, yardımseverlik, acıma duygusu, dürüstlük, haktanırlık vs. ile açılabilir. Yani bizim şimdi erdem dediğimiz şeydir insaniyet ve başkalarına öğüt olarak verdiğimiz, büyüklerimizden birer terbiye düsturu olarak aldığımız kavramlar. Hayli zamandır unuttuğumuz, gittikçe daha fazla ihtiyaç duyduğumuz kavramlar… Sihirli bir dünyanın, üstün insan olmanın reçetesi…

Okumaya devam et

Hüzün Garında…

Issız bırakılmış yurtlarda kadim zaman insanlarıyla buluşmak ister misiniz!? Bir yolculuğa çıkalım o halde bugün; yıllarca önce terk edilmiş bir diyara doğru?!..

Belleğinizi kapatın dünyaya, sigaranızı söndürüp, gürültüsünü unutun sokağın, gözlerinizi kapatıp üç beş dakikalığına ve bir anda açın kırkıncı kapısını yüreğinizin…

Bir kızgın kum denizi mi yakıyor şimdi gözlerinizi ve gölgeniz ayaklarınızın altına mı toplanıyor?!.. Doğru yere geldiniz. Artık ne yolunuzu, ne de yönünüzü aramaya çalışmayınız, bulamayacaksınız… Nerde, kaç yıllık yolda gizlendiğini bilmediğiniz bir sevgilinin kumdaki izlerini yok etmekte sanki sam yeli yavaş yavaş. Koşmayın siz de, acele etmeyin, yetişemeyeceksiniz nasıl olsa rüzgâra. Sakinleşin, kendinizi dinleyin ki doğru karar veresiniz; neredeyim, niye geldim, nasıl gitmeliyim?!..

Okumaya devam et

Sevmeyi yaşamak

Bir gün sormuşlar alp erenlerden birine: -Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? -Bakın göstereyim, demiş o yiğit adam.

Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar sofranın çevresine. Derken tabaklar içinde sıcak yemekler konulmuş ortaya ve ardından iki kulaç uzunluğunda kaşıklar sunulmuş kendilerine. O yiğit,

-Şimdi, demiş, kaşıkların sapından tutup yemeye başlayabilirsiniz.

Sofradakiler şaşırmışlar ve ne kadar gayret etmişlerse de bir lokma bile yemek koyamamışlar ağızlarına. Kaşıklar uzun geliyormuş. Aç kalkmışlar sofradan.

Okumaya devam et

Bayrama hakkımız var mı?

Aşağıdaki hadis-i şerifi (1) Taberanî (2) ve ondan naklen de Aclunî (3) zikrediyorlar. Baştan sona ibret ve hikmetle dolu bu hadis–i şerifi birlikte okuyalım:

Avf b. Malik’ten:

“Hz. Peygamber -salat ve selam üzerine olsun-, şöyle buyurdular:

– Sizin için altı şeyden korkarım,

1. Sefihlerin yönetimi

2. Kan dökme

3. Hükmün satılması

4. Akrabadan ziyaretin kesilmesi

5. Bir grubun çıkıp Kur’an’ı nağme aracı yapmaları (Kur’an’ı mizmar edinmeleri)

6. Kolluk kuvvetlerinin çoğalması.”

Okumaya devam et

Affeder misiniz?

Bazı insanlar kolayca affediyor, bazı insanlar ise zor affediyor. Ama hemen herkesin kabul ettiği bir gerçek var: Aftan her iki taraf da bir fayda sağlıyor…

Bendeniz genellikle affetmeyi severim. Hatta bu benim karakterime oturmuş bir durumdur diyebilirim. Zira insanların birbirini affetmesine bir erdem olarak bakanlardanım. Ben affetmenin kendi hayatımda ve çevremdekilerin hayatlarında olumlu etkilere sahip olduğunu, ne kadar yararlı olduğuna kırk yıllık ahir ömrümde çok kez şahit oldum.. Herhangi bir konuda affeden de olsam, affedilen de kârlı çıkanın ben olduğumu bilirim.

Okumaya devam et

25. Saat Filmi

Şehirler ve insanlar, ancak keder ve acı ile inşa olurlar; ama, fakat ve lakin önce tahrip olması gerekir tıpkı Anka kuşunun küllerinden doğabilmesi için önce yanması gerektiği gibi… Keskin duruşların iyi kalite politik bir bakış açısının, insanlık hallerinin yuvarlak ve yumuşak hatlarıyla iç içe geçebildiği, başarılı bir film olan 25. Saat’i yıllar sonra tekrar seyredip kritiğini yapmak ancak bugüne nasip oldu…

Okumaya devam et

Çit Filminin Düşündürdükleri (Rabbit-Proof Fence 2003)

Beyazperdeye gerçek bir hayat hikayesinden aktarılan filmin kitabını ne zaman okudum hatırlamıyorum. Dün gece uykum kaçtı, sırf uykum gelsin diye seyrettiğim filmi iki kere arka arkaya not alarak seyrettim. Bir baktım tam 4 sayfa el yazımla not almışım… Filmin de kitabın da üzerimde etkisini yadırgamıyorum, ancak bu üç tatlı kızın hikayesi gerçekten insanın yüreğini burkuyor…

Okumaya devam et

Yatakodasında (In the Bedroom 2001)

Hiçbir sorun yokken, hayatımız rayında ilerlerken; eşimiz, çocuğumuz, arkadaşlarımız ve bir işimiz varken; herşey gerçekten yolunda gidiyorken; gerçekleri konuşmayız pek. Konuşmadığımız için her şey yolundadır belki; konuşmak için “farkında olmak” gerekir, konuşabilme riskini göze alacak güçteyse “farkına varır” insan.

Okumaya devam et