Küçük Kızlarımızı Biz Öldürüyoruz

On bir katlı, her katında 4 dairenin olduğu A ve B ismiyle iki bloklu, toplam 88 çekirdek ailenin yaşam sürdüğü sitemizin otoparkı dahil, her tarafında küçük ceylan yavruları gibi seken, yeni icat ettikleri oyunları oynayan küçük kızların neşesi tüm dünyayı aydınlatacak, gökyüzüne attıkları kahkahaları buz tutmuş yürekleri elbet bir gün ısıtacaktır…

Okumaya devam et

İçtenliğin Karşılığı…

Şu sıralar kendimden ara sıra da olsa şüphe etmiyor değilim… Özellikle içimde yeşerttiğim, yaşattığım, büyüttüğüm derin duyguları dizginleyememek beni düşündürmüyor değil… Yaşı kırklara karışmış hatta kırkını aşmış biri olarak ben de hislerimi, düşüncelerimi sevdiklerime veya okuyucularıma dile getirirken delikanlıca yazmaya çalışıyorum. Fakat bunca zaman ne bir delikanlının ne de canımdan çok sevdiğimin dikkatini henüz çekebilmiş değilim…

Acaba diyorum klişeleşti mi söylediklerim? Basmakalıp teselli cümlelerimde oyalayıp duruyor muyum kendimi? Bir zamanlar arkadaşlarla gençlik dönemlerimizde iken miadını doldurmuş yazarlardan şikâyetçi olurduk. Sanıyorum çekiştirilme sırası şimdi bana geldi artık…

Okumaya devam et

Dünya Bile Eksik…

Hakiki bir acı, insanı yapay bir sevgiden ve sevinçten daha dirayetli tutuyor. Bu yüzden acılarıma, sevinçlerime, dertlerime, zaaf ve kusurlarıma ortak ettiğim okuyuculara selam eder, okuma zahmetinde bulundukları için teşekkür ederim… Neylersiniz, insan baştan aşağı kusurlarıyla yine de insan, yine de insan… Dünyamız bile tepeden tırnağa kusur içinde ve bunu bizler geç fark ediyoruz gibi geliyor bana.

Okumaya devam et

Uyaroğlu ve Birsel’in Hatırlattıkları

İsmail Uyaroğlu, çok okuduğum bir şair değildi. İsmini bir gece önce cluphouse konuşmasından sonra duydum desem bu ayıp da bana yeter herhalde… Şairin güzel, can alıcı dizeleri var şiirlerinde. Geçen gün Orçun bahsedince şiirlerine baktım. “Lanettayin Bir Şair (2004).” kitabına aldığı bir şiirine rastladım. “Kıyamet Alametleri” başlıklı bir ikilik:
“Bütün simitçilerde yetkili satıcı çalımı
Yüksek şair çalımı bütün çömezlerde.”
Yaşadığımız çağın, içinde bulunduğumuz zamanı gerçekten çok iyi anlatmış ikiliğiyle. İşte, bu çağ; çalım ve çalımlanma çağı…

Okumaya devam et

Kendi(m) ile Tanışmak…

“Bir varmış bir yokmuş” diye başlardı masallar… İlk önce var olması gerekenler anlatılır, arkasından olmaması gerekenler sıralanır, sonra büyük sevinçle dolan minik yürekler anlatılan masalın huzur verici içtenliği ile gözlerini kapatır tatlı hayallerle uyurlardı…

***

Yaşı 40’lara karışmış bir insan olarak o çocuksu, masalsı, huzurlu ve mutlu günleri ben de yaşıyorum artık. Fakat masalsı bu hayatımın giriş, gelişme bölümü olsa da sonucunun henüz olgunlaştıramadığımı da belirtmiş olayım. Lakin yine de olması gerekenleri, olmaması gerekenleri, sonra bıraktığı izleri anlatmalıyım.

Evet, benim masalsı günlerim bir yaz günü onun gözlerinin içine bakmam ile başlamıştı… Tabii o laf dinlemez, irade tanımaz duygularımın bir dakika içinde nasıl esiri olduğumu bugün bile anlayabilmiş değilim.

Okumaya devam et

Zaman Su Gibi Akıyor

Zaman su gibi akıyor gerçekten. Kapkaranlık hiç ışık görmemiş günahların perdelendiği bir gecenin biraz daha uzamasını dilemenin de hiçbir anlamı yok. Fakat aydınlık, er geç cürmümüzün perçeminin bir ucundan yakalayıp, yüzümüzü utanç kırmızısına boyar bir gün…

Evet, hiçbir suç sahibinde kalmayacak. Öyle vaat edilmiş bize. Evet, her suç için bir mahkeme, er geç kurulacak ve dahi mutlaka bir hüküm verilecek…

Okumaya devam et

Hayat Çizgilerimiz

Bazı çizgilerin sonunu yaşamak çoğu kez acı veriyor insana. Ama onlar ne yaparsanız yapın mutlaka yaşanacak…

Evet, günün ışığı kayboluyor, yani gündüzün aydınlığı körleşiyor. Hür türlü eylem ve hareketler hep değişmek zorunda. Aydınlık ve karanlığın farklılığı insanı müthiş değiştiriyor, sarsıyor… Gözbebekleri büyüyor insanın, ruh adeta boyut değiştiriyor. Yarın güneş yine doğacak belki ve belki gözlerimiz ufuk çizgisini bir daha yakalayacak… Ama bugün bitmiş olacak ve bugün bir daha yaşanmayacak…

Okumaya devam et

Leyla ne demek?

Bir

Gerçeklerden sıyrılıp hayallerde yaşamak mı, yoksa gerçekleri kabullenip hayallere hapsolmak mı? Bu soru uzun süre kafasını karıştırıyordu. Aslında bu soru aklından geçen yüzlerce sorudan birisiydi sadece. Fakat insanı nasıl da can evinden vuruyordu. Nasıl da Leyla’yı gözbebeklerinden kıskıvrak yakalıyor, müthiş sancılarla bir boşluğa savuruyordu.

Okumaya devam et