Kendi(m) ile Tanışmak…

“Bir varmış bir yokmuş” diye başlardı masallar… İlk önce var olması gerekenler anlatılır, arkasından olmaması gerekenler sıralanır, sonra büyük sevinçle dolan minik yürekler anlatılan masalın huzur verici içtenliği ile gözlerini kapatır tatlı hayallerle uyurlardı…

***

Yaşı 40’lara karışmış bir insan olarak o çocuksu, masalsı, huzurlu ve mutlu günleri ben de yaşıyorum artık. Fakat masalsı bu hayatımın giriş, gelişme bölümü olsa da sonucunun henüz olgunlaştıramadığımı da belirtmiş olayım. Lakin yine de olması gerekenleri, olmaması gerekenleri, sonra bıraktığı izleri anlatmalıyım.

Evet, benim masalsı günlerim bir yaz günü onun gözlerinin içine bakmam ile başlamıştı… Tabii o laf dinlemez, irade tanımaz duygularımın bir dakika içinde nasıl esiri olduğumu bugün bile anlayabilmiş değilim.

Okumaya devam et

Leyla ne demek?

Bir

Gerçeklerden sıyrılıp hayallerde yaşamak mı, yoksa gerçekleri kabullenip hayallere hapsolmak mı? Bu soru uzun süre kafasını karıştırıyordu. Aslında bu soru aklından geçen yüzlerce sorudan birisiydi sadece. Fakat insanı nasıl da can evinden vuruyordu. Nasıl da Leyla’yı gözbebeklerinden kıskıvrak yakalıyor, müthiş sancılarla bir boşluğa savuruyordu.

Okumaya devam et

Mehmet Akif’in “Leylâ”sı

61317

Mısır’a gitmeden önce yazdığı Leylâ, Âkif’te beliren karamsarlık çağını haber vermektedir. Leylâ, Âkif’in, uğrunda nice yorulmalar­dan, çırpınmalardan sonra, nihayeten çok “ yaklaştım, vardım” san­dığı bir anda, kendisinden uzaklaştığını, kaçtığını gördüğü idealine olan yürek parçalayıcı hasretini anlatmaktadır… (Ahmet Kabaklı)

“Barındırmaz mısın koynunda, ey toprak?” derim, “yer pek”,
Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, “gök yüksek”.
Bunaldım kendi kendimden, zaman ıssız, mekân ıssız;
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
Cihet yok: sermedi bir şeddi var karşında yeldânın;
Düşer, husrâna, kalkar, ye’se çarpar serseri alnın!
Ocaksız vâhalar, çöller; sağır vâdiler, enginler;
Aran: beynin döner boşlukta, haykır; ses veren cinler!
Şu viran kubbe, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr;
İlâhî, yok mu âfâkında bir ferdâya benzer nûr?

Okumaya devam et

Adanalı Kurtça’nın Aşk Hikâyesi

love-story-770x513

İstanbul’u bilir misiniz? Hayır, hayır benim kadar asla bilemezsiniz. Bir gece de İstanbul’un içini 400 km kat ederek gezen, gezerken de her tel, tür, tevir, cins ve ırktan insan taşıyorsanız gerçek İstanbul’un hatta Türkiye’nin gerçek yüzünü benim kadar iyi bilemezsiniz. Bu hususta hiçte öyle mütevazi olamayacağım ki hatta İstanbul üzerine şiir, nesir, öykü, roman, deneme, eleştiri, inceleme yazıları yazmış kelli – felli yazar abi, abla ve amcalardan bu şehri daha iyi tanıyorum, daha iyi biliyorum diyebilirim.

Şahsen bana İstanbul ile ilgili hangi soruyu sorarsanız sorun cevaplayabilirim. Bu sorunuz istanbul’un; kafeleri, pavyonları, bar ve diskoları, cami, mezarlık ve mesire alanlarının nerede olduğu ile ilgili de olabilir, tarihi, turistik yerleri de olur hiç fark etmez anında size google gibi cevap verebilirim. İstanbul’un tarihini size bir edebiyatçı, bir şair, bir vali gibi tek tek anlatabilirim. Bu şehirde nerede ne zaman neler yaşanmış sorsanız tane tane anlatırım…

Okumaya devam et

Kendimle Konuşmalar

CsPzXgQXgAQ2qG3

Evet bu satırları telefonumun word dosyasına yazarken, şöyle bir yerdeyim -yerin tasvirine geçmeden önce, zamanı da yazmam gerekeceğini önce düşünememiştim-. Şimdi, ilk cümlemi yazdıktan sonra hatırıma geldi: Telefonumun saati öğleden sonra dördü gösteriyor. Karşımda Yassı ve Sivriada bana bakıyor. Yassı ve Sivriada için wiki hazretleri: “Demokrasi ve Özgürlük Adası ya da bilinen adıyla Yassıada, Marmara Denizi’nde İstanbul’a yakın küçük bir adadır. Biri sivri, diğeri yassı görünümlü olan, birbirine yakın iki metruk adadan yassı olanıdır.” der. İşte bu iki ada bana öylesine yakınlar ki, hani biraz daha genç olsam ya da yanımda sevdiğim ve güvenebileceğim bir can dostum olsa, “Yüzerek gidelim mi?” dese, hiç düşünmeden suya atlar yüzmeye başlarım… Şimdi ben bir kayanın üstünde paçaları sıvanmış bir kot pantolonla oturuyorum. Denize de çok yakınım hani ayaklarımı biraz uzatsam suya değecek. Yassıada’nın kıyılarından itibaren, benim -şöyle bir kara insanı tahmini- iki yüz yetmiş beş adım ötemin yukarısında diyebilirim. O parıltılı bir yere kadar devam ediyor, sonra o pırıltı yavaş yavaş açıklara doğru sönüyor.

Okumaya devam et