Savaş Ve Barış

war-and-peace-iii and iv

Neden devletler “savaş” için bütçe ayırıyor da, “barış” için bir bütçe ayırmıyor? Bu soru kafamda resmen yiyor beni… Çünkü üzerinde konuşulacak bir şey var ise bu barıştır. Oysa savaş dediğimiz şey öyle mi? Değil… Savunma sanayiler, fabrikalar, ulaşım sektörü, parlamentolar, bakanlıklar, başkanlıklar, temsilcilikler, aracılar, komisyoncular hemen hemen her dal ve branşta bütün gayretler, paralar ve çalışmalar hep savaş ve savaşa hazır olmak için yapılıyor. Yani “savaş” dediğimiz şeye baktığımızda en büyük yatırım alanının onun için yapıldığını görüyoruz. Evet, neredeyse tüm bilim dalı, neredeyse tüm mühendisler, beşeri kaynaklar baktığımız da hepsinin ürettikleri sırf savaşmak içindir. Bu durumda insanlar açık açık dile getirmese de  “yaşasın ölüm!” diye diye sonunda çok aradığı o ölümü bulup tadıyor. Aslında bu özü itibariyle bir trajedidir! Çünkü söz konusu olan: yoğun bir tutkuyla ‘hayat’a tutunan bireyci anlayışların dünyasında barış ve sevginin değil maalesef savaş ve öldürme düşüncesi var…

Okumaya devam et

Üçüncü Dünya Savaşı ve Müslümanların Hâli

38_d

Birinci Dünya Savaşı’nın çıkışında Müslümanların en küçük bir kabahatleri yoktu. Fakat savaşın en büyük zararını, Müslümanlar gördü. Devlet-i Âli Osman parçalandı. Bu parçalanmanın etkisiyle birçok İslam ülkesi ya esaret altına ya da sömürü altına girdi. Yetmedi, İslam: örf, adet, gelenek, göreneklerimizin yok edilmesi için Haçlılar herşeyi denedi, denemeye de devam ediyor…

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasında da inananların bir sorumluluk ya da kabahatleri yoktu. Bu kez, Müslümanlar II. Dünya Savaşı’ndan kendilerini az da olsa koruya bildiler. Hatta birçok İslam ülkesi bu savaş sayesinde tekrar siyasi bağımsızlığına kavuşabildi.

Kısaca: Birinci Dünya savaşı Müslümanlar için büyük bir yıkım, İkinci Dünya Savaşı ise Müslümanlar için dev bir fırsatı.

Okumaya devam et

Zurnanın Zırt Dediği Yerde Limoncunun Suçu Ne?

yemende_ayrilik_ruzgarlari_esiyor_h9971

Yıl 1958 sıcak bir Temmuz ayının 14’ünde Irak’ta bir darbe oldu, Nuri Sait ve Kral II. Faysal devrildi!

O dönemin, İsrail Devlet başkanı David Ben Gurion esas adı David Grün İsrail’in başbakanı ve ikinci savunma bakanı. Yakın tarihi kurcalayanlar bilirler ki bu devrim yarı Nasır’cı, yarı Baas’cı bir devrim özelliğini taşır. Ortadoğu’daki devrimci uyanışın dinamiği de kendi içindeydi. Türkiye ise bu uyanışı başlatan ülkeydi! 17 Temmuz’da Ankara’da toplanan Türkiye, İran ve Pakistan delegeleri bir bildiri yayınlayıp “Bağdat’ta devrimin işlediği suçları yerip, hür ve barışsever ülkelerin bütünlük ve bağımsızlığını korumak için Amerika’nın kendiliğinden harekete geçmesini” istiyorlardı. Rezilliğe bakınız ki 2 gün sonra da Menderes liderliğindeki hükümetimiz “Seferberlik için ihtiyati tedbirler alındığını ve 22-45 yaş arasındaki erkeklerin askere çağrıldığını” bildiriyorlardı. 20 Temmuz’da ise Amerika aracılığıyla Ortadoğu’dan Türkiye’ye petrol gani gani pompalanmaya başlıyordu. Bunu anlamsız bulabilirsiniz fakat serlevha etmek istediğim şeyi Ortadoğu devrimleri çerçevesinde düşününüz! Düşününüz ki Amerika’nın kucağındasınız! Sizi kıskıvrak sarmış, her tarafınızdan borcun aktığı, iflasın eşeğinde bir ülkede ne yapacağınızı dahi size o dayatıyor! O curcunada “Irak’ta darbe olduğu halde, yüce devleti âlimiz Amerika’nın çıkarlarına çalışmaya veya hizmet etmeye azami dikkat ediyor, gayret gösteriyor! Irak’ın üstüne yürümeye kalkışıyor! Peki bunu niçin yapıyorsun diye soranlara da: “İstikrar için ve elbette iki yüz bilemedin üç yüz milyon dolar kredi bulmak için…’ ” diyebiliyorlar…

Okumaya devam et