Scenes of a Sexual Nature (Aşk Manzaraları) Filmi Üzerine

Bir okuyucumun “çok iyi” ve “etkilendim” dediği ve benim de izleyip fikirlerimi söylememi istediği “Aşk Manzaraları” filmini nihayet ben de izledim. Peki nasıldı film? Kısaca söyleyeyim: İticiydi!

Böyle düşünmeme sebep belki de filmi seyrederken önyargılı seyrediyor oluşumdur. Çünkü insanları 90’lı yıllar boyunca ağlatan, Clint Eastwood damgalı o meşhur “The Bridge of Madison County” (Yasak İlişki) gibi alabildiğine hüzünlü ve romantik bir şeyle karşılaşmayacağımın farkındaydım.

Filmin orijinal adı yeterince aydınlatıcıydı, tanıtım metni ise bir o kadar yanıltıcı. Julian Barnes’ın romanlarındaki gibi İngiliz mizahı soslu, akıllı ilişki analizleri görmek gibi bir beklentim vardı. Çünkü aşk ve ilişki, bir analizin konusu olduğunda, yer yer politikanın kısmen de toplumbilimin nesnesi haline gelirdi.

Bir kültürün aşka ilişkin tasavvuru, o kültür hakkında en çok bilgi veren şeydir gerçekten. Bir filmin ya da bir kitabın aşk’a dair söylediği, gösterdiği şeyler onun kendine ve dünyaya ilişkin bakışını da betimler. Neler yoktur ki o orada: iletişim, değer yargıları, inanç-inançsızlık, insanların kendisine ya da başkalarına duydukları güven ve bunun tezahür ediş-ettiriliş şekli, samimiyet algısı, tahammül sınırları, toleransın maliyeti, sadakat, ihanet, ihanete sadakat, cinsel sömürü, duygusal sömürü, yabancılaşma, nefs, tefessüh, teslimiyet, isyan, beklenti, tatmin, çelişki, stres, çelişkiyi ve stresi tolere edebilme yolları ve dahi tekmili birden.

Nitekim Aşk Manzaraları/Scenes of a Sexual Nature filmi de bu yönlerden üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor diyebilirim… Evet filmin tamamı parkta ve 7 çiftin arasında geçen diyalogları, kavgaları, uzlaşma ve uzlaşmazlıkları beyazperdeye aktarmaya çalışıyor ve insana “ben mi yabaniyim, yoksa “uygar” dünyanın motivasyonu sahiden sonunda ürün-üretim olmayan bir damızlık çiftliğinde yaşamak mı?” duygusunu verene dek, dürüstçe açıyor kendisini. Dürüstçe ama fazlasıyla teatral, avangard olmaya çalışıp başaramayan, turistik bir edayla.

Filmde; bazen komik, bazen düşündürücü sahneler olsa da, “dünyanın küçük bir köy haline geldiği” söylemeni, dünyanın bu tarafı açısından yalanlayan perspektifle izleyiciye bırakıp düşünmelerini sağlıyor. Filmi izlerken, özellikle muhafazakar kesimin bir zamanlar çok dile getirdiği o “AB’ye girmek”, “AB ülkeleri ile uyum içinde bir Türkiye” söylemlerini can-ı gönülden sarf eden saf Müslüman insanların kulaklarını çınlattım. Yani filmi seyredip hâlâ “AB”ye girelim kurtuluşumuz orada diyenlere şiddetle izlemelerini tavsiye ederim. Tüm mevzu Londra’da bir parkta geçiyor, genellemeyelim abiler, ablalar hatırşinaslığını elden bırakmayacaklarını tahmin ediyor olsam da içinde aşkın hayalini kurmanın bile mümkün olmadığı bu manzaralar toplamının genel olarak “Batı”yı verdiğine ve bu tabloya “ilerleyelim abiler, ablalar!’cı Türk kadın-erkek aydın zevatının bile gönül indiremeyeceğine hükmetmek için yeterince yaşayıp okuduğumu hiç çekinmeden söyleyebilirim…

İşte bu film, bana göre bir sinema yapıtı olmaktan daha çok “liberal” bir düşünce kuruluşu ya da devlet tarafından bir cam fanus içinde yapılan deneyi andırıyor. Zira insan “ancak bu kadarı ancak bir deney olabilir” demekten kendini alıkoyamıyor… Düşünce kuruluşlarının eğilimleri çok doğurgan olsa da bu deneyden elde edilen sonuç hiçbir devleti memnun etmezdi diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü hiçbir devlet, ha bire cinsellik konuşan ama hiç üremeyen bir toplumu el üstünde tutar ki? Devlet de nereden çıktı, diyecek olanlara, filmin bir aşk filmi olmadığını tekrar hatırlatmak isterim. Üstelik, söz konusu bir günlük çayırların, çimenlerin, ağaçların, çiçeklerin, böceklerin içinde mutlu bir tane abi abla yok!

Filmde birbirlerine sevgi duydukları gözlerden kaçmayacak denli “mutlu” görünen tek çift, boşanmak üzere olan bir çift; mutluluklarının nedeni de tutkulu ama uyumsuz bir evliliği noktalıyor olmaktan ileri gelen bir mutluluk. En makul olan çift ise 50-60 yıl sonra, aynı parkta ve aynı bankta yeniden karşılaşan ama birbirlerine “seni hep merak ettim, ama düşünüyorum da gayet de iyi bir hayat yaşamışım, seninle olamadığım için çok da pişman değilim” itirafında bulunan yaşlılar.

Diğerleri mi? İnanın onları konuşmaya bile değmez! Çünkü Aşk Manzaraları filminde öyle romantizm aşk filan aramak beyhude…

Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi, işlev tabii ki önemli. Aşk Manzaraları, ‘Türkiye, Avrupa’ya entegre olmalı, hatta Doğu kalmamalı, her yer Batı olmalı diyenlere’ köprüden önce son çıkış imkanı temin etmesi bakımından faydalı. Bir de kültür araştırmacılarına, ‘aşın bunları’ deyip duran psikiyatrlara… Bütün o aşmaların sonunda, aşkın ucuna gelip aşağı düşmek var sanki, benden söylemesi…

İyi seyirler diliyorum en iyisinden, en güzelinden…

Scenes of a Sexual Nature (Aşk Manzaraları) Filmi Üzerine” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s