Fatih’te Bir Mahallenin Sokağında Hatırladıklarım

Özellikle pandemi sürecinden önce hemen her haftasonu kendime de zaman ayırıp İstanbul’un kitaplara, tarihe konu olmuş mahallelerini, sokaklarını motosikletimle yavaşça dolaşır o naif kalemlerin hissedip anlattığı gibi o muhteşem duygularının aynını yaşamaya çalışırdım…

İşte yine böyle bir haftasonu gezilerimden birinde canım balık – ekmek çekince direksiyonu Eminönü’e çevirip orada güzelce karnımı doyurmuş daha sonra da Yusufpaşa’da esnaf bir ağabeyimizi ziyaret etmeye gitmiştim. Üstadımızla geçmişten, şimdiden, oradan, buradan konuştuktan sonra izin isteyip dükkânın önüne motosikleti park edip Yusufpaşa metro durağının hemen solundaki merdivenlerden Cerrahpaşa’ya giden caddeye çıktım.

Takribi olarak 150-200 metre yürüdükten sonra sola dönen ilk sokağın köşesindeki sokak tabelasının ismi dikkatimi çekmişti. Tabelada; “Kâtip Muslahaddin Sokağı” yazıyordu yazmasına ama kelimeyi tek satır halinde yazmak yerine adeta dünyanın en zor işini yaparak “Muslahaddin”in “Musla” ve “haddin” şeklinde ikiye bölüp yazdıklarını görünce sinirim tepeme çıktı! Neye üzüleceğimi bilemedim, ismin yanlış yazılmasına mı, yanlış telaffuz edilmesine mi bilemedim. Ama “Muslahaddin”in doğrusu “Muslihiddin” dememe gerek var mı acaba? Zira günümüzde özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde doğan birçok erkek çocuğa bu ismin konulduğunu bilmeyeniniz yoktur herhalde…

Kâtip Muslihiddin Sokağı, eğer benim için özel bir anlam ifade etmeseydi, belki de tabelâdaki yazım şekli de dikkatimi çekmeyecek, ne güzel yürümeye devam edecektim. Hadi onu geçtim yahu sokağın solundaki mescit ve caminin duvarına bitişik çeşmeyi yapanın “Kâtip Muslihiddin”in yaptığını nasıl bilemezler diye sorumlularına en galiz küfürleri ettim!

Ne ise…

Tamburi Cemil Bey’in oğlu Mesut Cemil, babasının hayatını anlattığı kitabına, yani “Tanburî Cemil’in Hayatı”na yıllar sonra Ruşen Ferit Kam’la birlikte gittiği bu sokağı, bu mescidi ve bu çeşmeyi tasvir ederek başlar. Evet, Tanburî Cemil Bey’in yıllarca yaşadığı sokakta, dolayısıyla Sineklibakkal Mahallesi’ndeydim. Hani, Halide Edip Adıvar’ın meşhur romanına ismini veren, fakat artık kayıtlarda ismi geçmeyen bir mahalle…

Siz olsanız, Kâtip Muslihiddin Sokağı’nda Cemil Bey’in yaşadığı zamanlardan geriye bir mescit ve çeşmeden başka nelerin kaldığını merak etmez misiniz?
Ben merak edip içlere doğru yürümeye devam ettim; sokak iki taraftan, İstanbul’un bütün sokaklarında olduğu gibi, sevimsiz ve üslûpsuz apartman isimleri ile kuşatılmıştı. Fakat biraz ilerleyince, sağda, tahtaları güneşten kararmış eski bir konak gördüm. Beton yığınlarının arasında sıkışıp kalmış, insanın göz zevkini okşayan zarif ve asil bir konak… Görünüşüne bakılınca en az 150 yıllık olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gözlerimi kapatıp bütün sokağı buna benzer irili ufaklı ahşap konaklarla donatarak Cemil Bey’in yaşadığı asıl Kâtip Muslihiddin Sokağı’nı hayalimde yeniden inşa etmeye çalıştım.

Bu sokak, hiç şüpheniz olmasın, yüz yıl önce şimdikiyle kıyas edilemeyecek kadar güzel ve şahsiyetli bir sokaktı.

Tamburi Cemil Bey’in bir fotoğrafına sahip olduğum bu evi acaba sokağın neresine düşüyor bakıyordu? Hatta bunu bilen kaç kişi var acaba?
İşte bilenler arasında hat ve ebru sanatçısı, yazar Prof. Uğur Derman ve Türk neyzen, ebru sanatçısı ve fotoğrafçı üstad Niyazi Sayın Bey’ler… Çünkü 1970 yılında, yerine bir apartman dikilmek üzere kör kazmaya teslim edildiği haberini alır almaz koşup bu trajik sona şahitlik etmiş, hatta Cemil Bey’in kendi eliyle çizdiği resimlerin bulunduğu oda kapılarından birini, bir kapı tokmağını ve bir pencere kafesini hatıra olarak aldıklarını okumuştum. Cevap alamayacağımı bile bile, bu sokakta oturduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir zata Tanburî Cemil Bey’in evinin yerini sordum. Adam yüzüme tuhaf bir ifadeyle baktı: “Hiç duymadım!” dedi. Keşke, kapı kapı dolaşıp aynı soruyu sorarak Kâtip Muslihiddin Sokağı sakinlerinden kaçının Cemil Bey’in adını, ne iş yaptığını, bilip bilmediğini öğrenebilseydim ama buna da maalesef benim vaktim yoktu!

Evet, bir zamanlar sokağın tam köşesinde, muhtemelen mescidin karşısında, büyük bir devlet adamı ve kudretli bir bestekâr olan Çorluluzâde Mahmud Celâleddin Paşa’nın muhteşem konağı yükselirmiş. Sanatına hayran olduğu Cemil Bey’in bu sokağa yerleşmesini de o sağlamış; çünkü kendisine daha yakın olmasını istiyormuş. Cemil Bey’in evinin karşısındaki evde de uzun yıllar meşhur yazarlarımızdan üstad Ferit Kam otururmuş. Onun oğlu meşhur kemençeci Ruşen Ferit Kam’la Mesut Cemil de mahalle arkadaşlarıymış.

Yine aynı sokakta, Mahmud Celâleddin Paşa’nın çok yoksul komşularının bulunduğundan da emin olabilirsiniz. Mahalle dediğimiz ünite eskiden böyle şey imiş; çok zenginlerle çok fakirler aynı sokağı paylaşabilir, fakirler zenginler tarafından birer emanet olarak görüldükleri için maddi ve manevi olarak korunup kollanırlarmış. Bir başka deyişle, seçkinler, günümüzdeki gibi korunaklı siteler yapıp kendilerini halktan tecrit etmez, halkla iç içe yaşarlarmış. Bir sadrazam pekâlâ bir işportacıyla, hamalla, hatta seyyar satıcıyla komşuluk edebilirmiş. Şimdi böyle bir şey mümkün mü?

Rahmetli Burhan Felek, eski Üsküdar mahallelerini anlatırken, mahallenin zenginlerinin ve itibarlı sakinlerinin fakirlere yardım, zayıfları himaye ve taşkınları terbiye ettiklerini, mahallenin müstakil bir birim olarak kendi işlerini kendisinin halledebildiğini söyler. Hakikaten, bütün mahalle sakinleri birbirlerini tanır, mahallenin meseleleri hakkında müşterek karar verir, başka bir ifadeyle, mahalleyi birlikte yönetirlermiş. Mahalle Türk şehrinin bir çekirdeği olarak görülürmüş. Sokak köpekleri bile mahalle mahalle örgütlenir ve kendi hâkimiyet alanlarını korurlarmış… İnsan kendisini şimdi bu metropolde nasıl da yalnız hissediyor mini bir karşılaştırma yapınca değil mi?

İşte, modernizm denilen canavar, önce mahallelerimizi “baskı” uygulayarak yok etmiştir…

Kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi giyinmeyen, kendileri gibi yiyip içmeyenlere hayat hakkının tanınmadığı kale gibi evlerde, adeta sur çekilip üstüne bir de tel örgü ekleyerek; kamera, silahlı güvenlik güçleriyle korunaklı sitelerde yaşamaya çalıştıkları steril plazalara çevre yollarından korunaklı araçlarla gidip gelen ve şehirlerin sadece havaalanlarını, beş yıldızlı otellerini ve lüks tatil köylerini tanıyan modern seçkinler, ülkemiz arasındaki halklar arasında ne büyük sınıf farklılıkları oluşturup kendilerine karşı düşmanlar biriktirdiler sanıyorum sizlerde bu durumun farkındasınızdır…

Evet, Tanburî Cemil Bey’i artık hiç hatırlamayan, hafızasını kaybetmiş Kâtip Muslihiddin Sokağı’nda yürürken bunları düşündüm işte.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s